28 Nisan 2009 Salı

Kar neden yağar?




Önce radyoda Candan Erçetin'in iç yaralayan sözcüklerini işitmemle başladı her şey:"Geçimsizim bu günlerde/Kimsesizim bu yerlerde/Değersizim bu ellerde/ Gölgesizim her gün her yerde". Sonra, bir gazetenin ara sayfalarında tam sayfa bir röportaj çekti dikkatimi. Hasan Ali Toptaş'ın zihninden geçenleri senaryolaştırmanın güçlüğünden bahsediyordu yönetmen, bir uyarlamadan bahsediyordu. Kimbilir kaç gün kaç gece sonra, sol kulağında parlak taşlı küpesiyle, doğu ağzının hırçınlığını harmanlayan adamın öğretmenler odasındaki masa üzerine dizdiği gıcır gıcır kapaklarıyla korsan kitap olduklarını pekala gizleyebilen kitaplar arasında gülümsedi bana GÖLGESİZLER.

Her sabah aynı minibüste karşılaştığım, ne yer, ne içer diye meraklanmadığım, selam verip de geçmediğim ama çizgileri hafızamın bilmediğim bir yerine takılı kalmış onca insan yüzünden biri gibi oradan,masanın üzerinden, Elif Şafak'ın Aşk'ı ile İskender Pala'nın Katre-i Matem'i arasından bana göz kırpıyordu Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler'i.

Bu kadar rastlantıda bir hayır vardır diyerek parayı küpeli adama uzatıp kitabı kalbime aldım. Kelimenin tam anlamıyla hem de. Bir solukta sözcükleri içmeyi ne özlemişim! Hatta öyle bencilleştim ki kitabın sonlarına doğru, bitmesin diye birkaç gün ara bile verdim.

Gerçekle düşün, soyutla somutun, kendimle ötekinin, içimle dışımın birbirine karıştığı, yaklaştığı, birbirinden ayrıldığı noktaların bir berberin camına yansıyışını, bir yılan olup -adı olmayan- Cennet'in oğluna sarılışını, Bekçi olup Hacer'in tenine yayılışını, Güvercin olup kanat çırpışını gördüm. Her sayfada, zihnimde çalkalanan sesleri -bu kez kusmak değil- saçmak istedim önüme gelene. Bir gün benim sandığım her şey birer birer gölge olsa, yok olsa ya da her şey yerli yerinde dursa da bilmediğim bir sokak arasında yolumu şaşırsam, olmayan bir evin kapısında yuvamı bulsam istedim.

Kitap bittiğinde bana yadigar atın ayağındaki kan kokusuna eş, Muhtar'ın vazgeçişindeki, çekip gidişindeki heybetle Rıza'nın bıyıklarındaki anason kokusu ve yüce çınarın yapraklarına sinen yaşlı amcaların sessiz merakları kaldı. Ve bir de bir "orta sayfa" haberini alıp yokoluşun resmini çizen bir adama karşı "Bu nasıl bir zihin Yarabbi!" dedirten bir hayranlık, bir merak, bir öykünme var elimde arta kalan.

2 yorum:

  1. "Uukuların Doğusu"nu dört sene önce elime aldığımda (kitap o zamanlar yeni çıkmıştı), şaşırmıştım kitabın ismine. Ve hayret edici bir şekilde başlıyordu Toptaş, kitabına. Ve kitap "bitmiyordu." Bitince başa saran kasetler gibi, cümle tamamlanmadan en başa geri dönerek okununca devam ediyordu kitap, hikâye de bir burgu gibi insanın içine dolanıyordu. Post-modernitenin gündemimizde olduğu yıllardı, Mesut Hoca'ya şükran borcu filan ödememize az bir zaman vardı. V bir gün derste bu kitabı anlatmıştım. Hoca, tıpkı Elif Şafak'ta yaptığı gibi (aklına Elif Şafak'ı düşüren ilk kişiydim), Toptaş'ta da beni ilgiyle dinlemiş, hayret etmişti.

    Ardından "Bin Hüzünlü Haz"zın sayfalarını aralamıştım. Uykuların Doğusu kadar sarmıştı beni, yalansız söyleyeyim.

    Milliyet Sanat'taki yazılarına ara verdiğinde Toptaş, çok üzülmüştüm. Daha sonra onları (hepimiz biliyoruz) "Harfler ve Notalar"da topladı ve ne de iyi etti.

    Şimdi, seneler sonra, Gölgesizler'e sinema perdesinden bakmak biz Toptaşseverleri mutlu etti gerçekten. Filmi ben de izleyemedim henüz Çilem'cim, ama sabırsızlıkla DVD'sini bekliyorum. Ya da denk gelirsen, senden bir davet bekliyorum (eğer hâlâ sinemalardaysa). Kaç zamandır "kesilen kelâmlar"ımız, kim bilir, belki böyle can bulur.

    Toptaş'ı gündeme getirdiğin için minnettarım. Edebiyatın bu birleştirici gücüne bir kat daha arttı imanım.

    YanıtlaSil
  2. film 27 Şubat'ta girmişti gösterime,sanırım Dvd yolu gözlemek kalıyor bize Salihcim. Ne güzel söylemişsin sen de,edebiyata olan düşkünlüğüm bu yüzden işte,yeryüzünde bizim gibi herhangi birilerini de birbirine bağlıyor. Yakın zamanda görüşmek ümidiyle,pat diye bi söyleşide de olabilir bu sadece iki çift lafın belini kırmak için de:)

    YanıtlaSil